Mehmet Akif, Balıkesir Zaganos Paşa Camiinde okuduğu hutbesinde, bizdeki bir açmazın üzerinde duruyor. Hele hele kendi döneminin en bariz vasfı olan kötümserlik, bulduğuyla yetinme tavrı onda büyük sarsıntılar yapmıştı. Bu hutbesinde, konuyu dile getirirken şöyle demekten kendini alamıyor.

‘’Evet, biz Müslümanlar, dünya çalışırken, didinirken, uğraşırken, sonsuz ilerlemeler, inkılaplar geçirirken uzaktan seyirci olarak baktık. Bilhassa şu son yıllarda başımıza birçok felaketler yağdı. Henüz çilemizi doldurmadık sebebi? Hep seyirci kalmamız, Din işlerinde olduğu gibi, dünya işlerine karşı da kayıtsız kalmamızdır.

Acaba biz Müslümanlar niçin bu duruma düştük? Bunun illetini ben şöyle görüyorum. Doğduğum günden beri babalarımız, analarımız, öğretmenlerimiz, politikacılarımız, şairlerimiz, yazarlarımız bize gelecek için ümit verecek bir şey söylemediler. Ben çocukluğumdan beri :’’ Biz yaşamayız. Avrupalılar ilerlemiş. Siz çok kötü günler göreceksiniz.’’ tekrarından başka bir şey duymadım.’’ çocuklar, siz geceli gündüzlü çalışın ki bu ülke kurtulsun.’’ diye bizleri çalışmaya tevcih edecekleri yerde rast gelen adam ruhlarımıza kalplerimize ümitsizlik mayası aşıladı. Batı’nın ilerlemesinden söz ederlerken diyeceklerdi ki: ‘’ Evlatlar, görüyorsunuz ya, Avrupalılarla bizim aramızda çok fark var. Bu farkı kapatmak için hızla çalışınız. Yoksa daha geride kalır yok olursunuz. Sakın azminizden bir şey kaybetmeyiniz.’’ Bu hutbesinin başına aldığı şiirini de şu beyitle bitirir:           

‘’ Bu hürriyet, bu hak bizden bugün ahengi say ister;

Değil üç dört alından, hep alınlardan boşansın ter.’’

çalışmayı İslami bir disiplin içerisinde düşünür ve bunun için de tembelliği Müslüman’ın benimseyeceği bir tavır olmayacağını savunur. Bunun da ötesinde, gayreti dinin vazgeçilmez emri olarak görür. öyle ki ,‘’Şehamet dini, gayret dini ancak Müslümanlıktır; Hakki Müslümanlık en büyük kahramanlıktır.’’. Diyerek de, gerçek kahramanlığın Müslümanlıkta olduğunu, Müslümanlığın ise, özüyle, ruhuyla ve temel hareket noktasıyla akla dayalı gayreti ifade ettiğini söyler. Hatta daha da ileri giderek, oldukça estetik bir kavrayışla romantik bir tablo çizer:

‘’Bir baksana: gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!’’

Mehmet Akif, yanlış tevekkülü ferdi bir eğilim olarak kabul eder ama, toplumun kendisini tevekküle kaptırmasına karşıdır. ’’Tevekkülün yeri yoktur hayat-ı millette! demek suretiyle de görüşünü belirtir. Nasıl belirtmesin ki, onun bu şiirleri yazdığı çağda biz, birbirimizle boğuşurken, içeride isyanlar, karışıklıklar, yokluk ve sefaletlerle bitkin düşerken, dışarıda eloğlu, teknolojiyi rayına oturtmuş, Sanayi İnkılabı’nın nimetlerini toplamaya başlamıştı. İçerde hayatın düzensizliği aydında ciddi endişelere yol açmıyordu. Bunlardan düzenli ve sağlıklı neticeler çıkarabilmek için Akif ve birkaç arkadaşının özel çabası vardı. Onlar da, içten gelen bir sesle, dıştan gelen ışığın duygularında belli bir sentezi yaptığının farkına varmalarından çıkmışlardı ortaya. Hayatın dışından. özüne doğru indikçe, kendimizdeki has mayayı keşfetmişler, uyandırabilirlerse, bu milletinde birçok şeyleri yapabileceği umuduna kapılmışlardır. Ama öncü bir isim Akif’ti. Koşan, O’dur. Koşturan O’dur. Hançeresini yırtarcasına bağıran O’dur. Saf imanla ile taklidini birbirinden ayırmak için kah kürsüye çıkıyor, kah gazetelere koşuyor, kah kitaplar yazıyordu. Diri, dipdiri bir İslam’ı kavradığı için hayatımızda ideal olanla, reel olanın çelişkilerini göstermek istiyordu. Bunun için de hamleci ruhuyla durmadan bağırıyordu, bağırıyordu:

‘’ çalış, dünyada insan ol, elindeyken dünya,’’

‘’çalışsın durmasın, her kim ki davasında insandır.’’

‘’çalışmak. Başka yol yok, Hem nasıl, canlarla başlarla.’’

Aramızda birliği sağlayarak çalışmaya koyulmamız halinde, aşamayacağımız dağın olmayacağını, ’’İnsanın bütün meşru isteklerinin tahakkuku için elinden geldiği kadar çalışmasının da kendisini o arzuladığı meşru taleplerinin hepsine ulaşacağını söyler… Yine bir hutbesinde, Kastamonu camilerinde okuduğu bir hutbesinde; ‘’Yeise kapılmadan çalışan bir Müslüman için aşılamayacak mani, varılmayacak gaye yoktur.  Azme tevekküle sarılmak suretiyle bu gaye elde edilir. İnsanın çalışmakla yükselemeyeceği ancak iki mertebe vardır.’’ Der. Bunların Allah’a ait olan Yaratıcılık sıfatı ile Peygamberlik mertebesi olduğunu söyler ve bu sohbetini şöyle tamamlar:

‘’O halde yeisin manası var mıdır? çalışanlara, Allah yolunda mücadele edenlere vaat edilmiş olan yardımı şüphe ile mi karşılayacağız? Allah’ın yardımına layık için hiçbir hareket, hiçbir faaliyet göstermeyecek miyiz? Bir zamanlar dünyaya hakim iken bundan sonra ebediyete kadar mahkumiyet altında mı yaşayacağız? Alçaklık içinde, sefalet içinde, yumruk altında, hakaret altında sürünmek yaşamak mıdır? Büyük dava ve mücadele adamlarının en belirgin özelliği, hayatı bütün cephesiyle kavrayan bir ufuk göstermeleridir. Akif de bunlardan birisidir. Vatan ve insan tutkusu, onda ideali realitenin önüne almaya zorlamış ve ıstırapla dolu bir isyan çığlığı içinde kendisini bulmuştur. Bunu yaparken de istediği tek şey; daha ilerilere gitmek ve diğer ülkelerden geri kalmamaktır. Bunu, insanımızın hakkı olarak gördüğü kadar, Müslümanlığın da gereği sayıyordu. çünkü diyordu ki;’’ Din çalış dedikçe sen uyudun’’. Ve sonra ekliyordu:

‘’ Neden geçsin sefaletlerle, heybetlerle, ezmanın?

Neden azmin süreksiz, yok mudur Allah’a imanın?

çalış, dünyada insan ol elindeyken henüz dünya:

öbür dünyada insanlık değilmiş yağma, gördün ya!.’’

çalışmayı adeta iman haline getirerek, insanımıza bir dini vecibe halinde tavsiye eden Şairin, hayatını kuşatan ıstırapları aşabilmesi için bundan başka söyleyecek başka neyi olabilirdi? Vakıa, ‘’Göklerin ve yerin uyanık’’ olduğunu hatırlatmakla kalmıyor, insanın çalışmaktan başka, yaşama hakkını kullanma imtiyazına sahip olmadığını, ‘’ Yaratıcı’nın bile’’ her an yeni bir tecelli ile faal halde bulunduğunu söylüyordu. ’’Durmayalım’’ adını verdiği şiirini bitirdiği şu ürpertici mısralar, onun hayat felsefesini verdiği kadar, bizim de çalışmayı hangi mantık ölçüleri içerisinde kendimize mesele edineceğimizi gösteriyor:

‘’ Davrana artık karbanın arkasından durma koş!

Mahv olursun bir dakikan geçse hatta böyle koş.

Yer çalışsın, sen sıkılmazsan otur!

Bunların hakkında bilmem ne bahanen var mı? Dur!

Masiva birşey midir, boş durmuyor Halik bile;

Bak tecelli eyliyor bin Şe’n-i günagün ile.

Ey bütün dünya ve mafiha ayaktayken, yatan!

Leş misin, davranmıyorsun?Bari Allah’tan utan!...

‘’Kim ki, bu dünyada kazanmaz bir ekmek parası,

Dostumun yüz karası, düşmanımın maskarası ‘’

Olur diyen Mehmet Akif, bu şiirinde enteresan tespite dikkatimizi çeker:’’Masiva bir şey midir, boş durmuyor Halik bile; Bak tecelli Eyliyor bin Şe’n-i günagün ile.’’

Burada, Tasavvuf tefekkürü tavsiye eden bir haldir. Şair burada, hem ona aktivite kazandırmış oluyor, hem de hareketle hayat içerisinde dinin payına dikkatimizi çekiyor. Bu da, onun İslam’dan hareket ederek bize kendimizi hatırlatma gerçeğinden ortaya çıkan önemli ve değişik tavsiye tarzı. çağdaşlaşma uğruna (çabaya evet) ama (dine hayır) diyenlerden onu ayıran, dini skolastik düşüncenin batağını sayan ateistelerden onu farklı kılan işte bu terkip fikridir. O, dünya ile ahiretine birbirinin tamamlayıcısı olarak gördüğü için hem bu dünya da hem de ahirette mutlu yapmak istiyor. Peygamber Efendimiz de öyle demiyor mu; ‘’Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünyaya, hemen ölecekmiş gibi ahirete çalışın!’’ diye. Akif, işte bu kutlu emir gereği, orijinal bir ifade buluyor ve ‘’ Boş durmuyor Halik bile’’ diyor…

‘’ Gayret dini’’ ne bağlanan, ondan hareket ederek insanı ve eşyayı kucaklayan, ona hamleci ruhunu sıcak nefsine üfleyen bir büyük insan, merak ediyorum bugünlerimizi görseydi ne derdi acaba? Bu soruya kendisinden cevap almayı ne kadar isterdim bilseniz!


Shared: